Son gelişmeler göstermektedir ki, ekonomide iyimserlerin düşündüğü gibi, küresel finansal kriz ortamı hafif kazalarla atlatılamayacak. Bunun iki önemli göstergesi var. Öncelikle ABD borsalarında geleceğe dönük olumlu süreç henüz ortaya çıkmadı. İkincisi de, finans piyasalarında umduğunu bulumayan yatırımcılar petrol ve diğer emtia piyasalarına yönelmekte, ayrıca yaşanan doğal kaynak sıkıntısı petrol ve gıda ürünlerindeki fiyat artışını tetiklemektedir. Bundan sonra ne olacağında ekonomistlerin analizi, Keynes’in öngörüsündeki açıklıkla ancak kısa vadeli fikirler geliştirebilir.
Yakın gelecekte finans piyasalarının
durulması mümkün olmadığına göre, ülkelerin bundan sonra finansal
kaygılarımızın sebepleri daha derin analiz edilmelidir. Tek tek unsurları
incelememiz halinde yeni stratejiler geliştirilebilir. İlk kaygı, finansal
kurumların gücü ve gelecek performanslarıyla ilgilidir. Uluslararası bankacılık
üzerindeki analizler kurumların zararları üzerine odaklanmıştır. Bu analizler
yanlıştır. Çünkü zarar konjonktürel bir durumu ifade eder, fakat işin aslı
bankacılık ve kredi sisteminin kalıcı olarak risk üretmesi daha önemlidir.
Uluslararası bankacılık faaliyetleri son otuz yılda, vergisiz ve kanunsuz
alanda büyüdü. Gelişmiş Batı ülkelerinin ve diğer ülkelerin bazı dış ilişkiler
çalışanlarının uluslararası bankcılık faaliyetlerinde ortak veya faaliyetleri
kolaylaştırıcı rol üstlenmesi kanunsuzluğu ve vergisiz alan oluşumunu
hızlandırdı. Küreselleşme milli devletlerin vergi alamadığı ve etkin olmadığı
bir kavram olarak uluslararası bankacılığın ideolojik zeminini hazırladı. Kolay
finansal kaynaklara ulaşan ülkeler için ileride yaaşanabilecek sistemik krizlerin
önemi yoktu. Bu önerme özelikle Asya krizinde tam olarak doğrulanmıştır. Bunun
yanında vergi ve hukuk yönünden dışlanan milli devletler ahlaki riziko nedeniyle iflas eden finansal kurumların yüklerini
bütçelerinden karşılamak zorunda kaldılar. Ülke içi finansal kaynakların
tükenmesine neden olan bu süreç, ülkelerin dış finansmanla finansal kaynak
tedariğine zorlanan bir yapıya yönelmesine neden oldu. Aynı uluslararası
bankalar bu kez yüksek reel faizle Türkiye, Arjantin, Meksika ve Brezilya gibi
ülkelerde sendikasyon kredisi yağmuruna tuttular. 1980’den 2003’e kadar geçen
sürede gelişen ülkelerin dış finansal yükümlülükleri 7 kat arttı. Aynı zamanda
ülkelerde açık finasman politikası
dolaylı olarak küresel finansal tederikçiler tarafından desteklendi. Dış
finansmanın uluslararası bankalardaki kaynağı küresel bankaların
bilançolarındaki spekülatif aktiflerdi. Dolayısıyla hem ülkeler hem de finansal
kurumlar birbirinden ayrı finansal bağımlılık sürecine girdiler. Bu süreçten
kurtulabilen ülkelerin temel vasfı, petrol veya tarımsal ürünlerdeki
üstünlüğüdür. Yani küresel finans kuruluşlarının küreselleşmenin sermaye akımlarının spekülatif yayılımını
artıran yönünü pazarlayan ve istismar eden stratejileri, henüz tam olarak
ortaya çıkmayan finansal krizin temel sorumlusudur. Bu sebeple küresel
bankaların faaliyetleri ülkeler tarafından sıkı takipe alınmalı ve bu konuda
ülkeler yerel bankalardan ayrı denetim ilkelerinin belirlenmesi için ortak
hareket etmelidir. Bunun yanında uluslararası bankacılığı denetlenmesi için
faaliyette bulunduğu tüm ülkelerin temsilcilerinden oluşan denetim birimi
tarafında sürekli olarak denetlenmelidir. Ülkelerin yaşadığı finansal
krizlerden sonrayerel bnankalara nasıl el konulduysa, küresel finansal
piyasalarında risk üreten küresel bankaların gerekirse, IMF veya BIS
denetiminde kayyumlara devredilmelidir.
Ikinci önemli kaygı, finansal speülatörlerin otuz yıldır görmezden
geldiği emtia piyasalarında alım yapmaları ve artan dünya nüfusunun artışı ile
yaşanan doğal kaynak yetersizliğinin farkına varılmasıdır. Bu sorun maliyet
enflasyonunun yeniden hortlamasına sebep olduğu gibi, ülkelerde ekonomik
büyümenin nüfusun büyümesiyle artan sorunların üstesinden gelmede yeterli
olmadığını kanıtlamaktadır. Ülkeler ekonomik büyüme veya sürdürülebilir büyüme
stratejileri ile bu tıkanmayı aşamazlar. Yeni dönemde doğal kaynak yetersizliği
ithalat yasaklarını ve korumacılık politikalarını(bazı ülkeler bazı tarım
ürünlerinin ülkeden çıkışını yasaklamaya başladı) gündeme getirmeye devam
edecektir.
Üçüncü önemli kaygı, ülkelerin henüz ekonomik politikada yeni strateji
geliştirme gücünün boyutlarının belli olmamasıdır. Geçen otuz yılda IMF’in ülke
ekonomilerine sıklıkla müdahil olması ve küreselleşmenin artık vazgeçilmez bir
süreç olarak ülkeleri düştüğü tehlike durumlardan kurtarabilecek ideoloji
olarak pazarlanması, ülkelerin yeni finansal ve ekonomik starteji
geliştirmesini sorgulanmasını gerektirmektedir. Son birkaç yıl içinde ekonomide
kalıcı gelişmeler elde eden Rusya, bağımsız ekonomik politika üretebilme
gücünü, doğal kaynakları stratejik kullanımını sağlayan politikalarla
bütünleştirerek çok önemli ekonomik güç haline dönüşmüştür.
Türkiye küresel finansal tıkanma sürecine siyasal belirsizlik dışında,
cari açık, reel faizlerin yüksekliği, enflasyonun katılaşması ve reel sektörün
yüksek seviyedeki döviz borçları ile girmektedir. Üç kaygı Türkiye’nin ekonomik
yapısını doğrudan tehdit etmektedir. Ayrıca diğer ülkelerden farklı olarak yeni
finansal sıkışıklık döneminde Türkiye’nin ekonomik yönetiminin kimin tarafından
yapılacağı net değildir. Ayrıca Türkiye AB sürecinde-eğer kısa zamanda tam üye
olmazsa- iki ek sıkıntı ile karşı karşıyadır. AB’nin uyguladığı tarım
politikaları nedeniyle tarım piyasası tamamen çökebilir. İkincisi de, AB petrol
ve diğer kaynaklar yönünde en kısır kıta olmasından dolayı, Türkiye’nin AB’ye
yönelimi maliyet enflasyonunu düşürmeye etkisi olmayan bir strateji olacaktır.
Ülkenin AB’ye bağımlı ekonomik süreçte bulunması, Türkiye’de içinden çıkılamaz
finansal ve ekonomik ortam meydana getirebilir. 2004 yılında “Bay Strateji” olarak bilinen Dr. Kenichi Ohmae’nin 13. Kalite Kongresi’nde şaşırtan konuşmasında “Türkiye
son yıllarda büyük ilerl eme kaydetti. Pek çok Avrupalı, Türkiye'nin AB'ye
girmesini istiyor. AB'yi ve son 10 yılda ekonomi bloklarını inceledim. Türkiye,
dışarıda durduğu zaman daha iyi bir konuma sahip. Türkiye, nasıl daha rekabetçi
olabilirim konusuna kafa yormalı. Rekabet gücünüzün AB'nin üzerinde olduğunu
düşünüyorum.” şeklindeki öngörüsü finansal ve ekonomik stratejilerin yeniden
oluşturulmasında hatırlanmalıdır.